13 Ağu 2012
Georg Simmel
'' Bazı hayvanlar bir haksızlık yaptıklarını hayal meyal sezebilirler
- ama hiçbir hayvan özür dilemez! "
12 Ağu 2012

'' Aç adam kahvaltıda korku yer. Sessizlik korkusu sokakları sarsar. Korku tehdit eder. Eğer aşık olursanız, aids olursunuz. Sigara içerseniz kanser olursunuz. Nefes alırsanız zehirlenirsiniz. İçki içerseniz, kaza yaparsınız. Yemek yerseniz, kolesterolünüz yükselir. Konuşursanız, işsiz kalırsınız. Yürürseniz, saldırıya uğrarsınız. Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe ederseniz, acı çekersiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız."
Eduardo Galeano
"İletişim araçları gitgide yaygınlaşıyor ve bunlar, domates salçası ve şiddetiyle birlikte batı demokrasisini yayıyorlar. bunlar, güçlünün egemenliğini kabullenmeyi öğreten ya da bir sosisle mutluluğu, bir sigara ile onuru, bir otomobil ile kişiliği birbirine karıştırmayı öğreten günlük mesajlar taşıyor."
''Acaba kaç kez diktatör oldum ben? Kaç kez bir engizisyon yargıcı bir sansürcü ya da bir gardiyan ? Kaç kez, en sevdiğim insanlara konuşmayı ve özgürlüğü yasak ettim? Kaç kişinin sahibi hissettim kendimi ? Bana benzememe suçundan kaç kişiyi mahkum ettim? Kendimi tüketim toplumunun dışında sanan ben, kaç insanı birden kullandım acaba ? Başarıda kendini bulan ben, başkalarının çökmesini gizlice kutlamadım ya da istemedim mi ? Bu dünyada kim başarının peşinde koşmuyor sanki ? Kim öz kardeşiyle rakibini, ya da sevdiği kadınla kendi gölgesini karıştırmıyor? ''
Ahmet Erhan
Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.
Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan
Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır yüzün,
Hücrelerine varana dek uçuşur.
Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor parklar, sokaklar,
Söylenmiş ya da söylenmemiş sözler
Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri,
Şiirseviciler bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar
Aptalca büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber,
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.
Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında
Ve nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.
Göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum
Hiçbir şeyle kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...
11 Ağu 2012

Bir gün bir kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı gibisi yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese âşık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der, "eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum."
Asker başlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar.
Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz.
Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca prenses de bekler.
Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.
Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.
...Asker arkasını dönmeden gider...
Gündüz Vassaf

'' Ben ufaktım. Yaşadığım bir şeye yetişkinlerin inanmadığını , annemin de yanılabileceğini fark edince çok şaşırdım. Kendimi tutamayıp uzun süre güldüğümü hatırlıyorum.
Dokuz yaşındayken insandan korktum. annemle oturduğumuz evin kapalı kepenklerinin arkasından gizlice gözetlediğimiz 50-60 kişi evimize saldırıp saldırmamaya karar veremiyordu. Neyse ki o gün öğretmenimizin sınıfta hepimize bellettiği "kıbrıs türktür" ibaresini bahçede duran otomobilimizin üstüne beyaz tebeşirle yazmıştım. gittiler. Başka yerleri yağmaladılar.
Yatılı okula gittikten bir kaç ay sonra kedimin öldüğünü öğrenince anladım yalnızlıktan, sevgisizlikten ölünebileceğini.
Psikoloji bölüm başkanım tezimi öztürkçeleştirmemi istediği zaman, buna karşı koymadım. Bir yerlere varabilmek için kabullendiğim ilk otosansür buydu. İçindeki kimi kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğim bir "bilimsel" tezim var şimdi. Hep de olacak.
Stajyer olarak çalıştığım psikiyatri servisinde yatan oğlunun ceplerini gizlice karıştırırken bulduğu haşhaşı servis şefine titreyen ellerle teslim eden anne, akşam aynı profesörün kendi evinde bize aynı haşhaşı ikram ettiğini görmedi tabiî, ama ben artık meslektaş olmuştum.
12 eylül darbesinden sonra, üniversitede kalabilmek için kimi sakalını kesti, kimi eski akademik çalışmalarını gizledi. yeni düzene ayak uyduramayanlar teker teker istifa etti. Biri de bendim. Boğaziçi üniversitesi'nden ayrıldım. "öğrencilerimi" özlüyorum.
Bir kez torpil yaptırdım - oğlum t.c. vatandaşı olabilsin diye. Hem de atatürk'ten. Londra'daki T.C. başkonsolosluğu'nda bana: "evli değilsin" dediler, "oğluna nüfus kağıdı veremeyiz. Üstelik soyadın arapça; soyadı kanunu'na aykırı. Nasıl alabildin bu soyadını?" Görevliye arkasındaki devasa atatürk portresini işaret ettim: "rahmetli babamın akrabası olur, herhalde onun sayesinde" dedim. Akan sular durdu: oğlum T.C vatandaşı oldu. Hakkıydı.
Daha bir kaç yıl önce, uzun uzun düşünüp en zararsız mesleğin itfaiyecilik olduğuna tam kanaat getirmiştim ki, elinizdeki kitabın kapak resmini yapan Mehmet Nâzım'dan Fransa'da kimi itfaiyecilerin kahraman olabilmek için, önce gizlice orman yangını çıkartıp sonra da söndürdüklerini öğrendim.
Son yıllarda pek bir şeye karışmıyorum. ama, olanla da yetinemediğimden, ara sıra yazmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bana da sormuş olsalardı, "kapatılan Eskişehir cezaevi ne olsun?" diye, "içi boydan boya aynalarla donatılmış bir müze olsun," derdim. ''
Hasan Ali Toptaş
" Böylece, aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da, yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da, kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda yine kelimelerle geri dönülüyor..."

Olimpiyatlari bırakıyorum! Bana yaramadı. Buyrun Olimpik günlerde aklımdan geçen ve facebook statüsüne dökülen ucubik fikirlerim;
- Olimpiyatları kınıyorum. Üçün beşin hesabi yapiliyor. Neymis Japon 4 salise geride kalmismis yok Macar 7 salise one gecmismis neyin pesindesiniz? Salise de ayrica uydurmasyon bi zaman birimi bence kaale almamak lazim.
- O degil de bu olimpiyat madalyasi alip rekor kiran yuzuculerin serin tavri beni benden aldi. Ya sen rekor kirmisin bi halay cek bi ters takla at suya gobekleme atla bu ne ya heykel gibi! Ah ben olaydim madalyami boynuma takip kasap havasi oynardim zilgit cekerdim sevinirdim neyse bu sebepten katilmaya karar verdim seneye olimpiyatlara hangi kulvarda onu bulamadim o kisim muamma ama detaylara takilmayalim ne? 4 yil mı? hımmmm
- Simdi efenim 100 metreyi 10 saniyede kosmak demek 10 metreyi 1 saniyede yani salonumun eni olan 5 metreyi yarim saniyede kosmam demek ki bu da benim ancak havalanarak konmamla mumkun olur veya isinlanmam lazim. Zaten 100 metre kosu olmaz demem bu matematiksel veriler isigindadir. 100 metre 10 saniye kategorisi kaldirilsin yoksa kafayi yicem. Cikip kosedeki karpuzcuya kadar kossam mi 10 saniyede acep 5 saniyede alsam 12 saniyede eve donsem 4 saniyede yesem .Off olimpik sezi en iyisi uyusun yaaa.
- Olimpiyatlarda adimizin gecmemesi benim su an kanepemde domtizli pilav yemem yuzundendir. 4 yil sonra kurbis yuzme, iskembeden atlama ve gulle tutma kategorilerinde olimpiyatlarda meshur olmaya karar verdim. Birinciligimi de kursude roman havasi oynayarak kutlayacagim veeee dunya Turkiye'yi konusacak!
- 100 metre koşu olmaz!
- Sirikla yuksek atlama nedir allasen ya sirikla alcak atlama olmayacagina gore di mi ama. 4 yil sora olimpikyatlar onumuzde diz cokecek oyle ki yepisyeni bir brans buldum; Gulleyle yuksek atlama yuz metre engelli triatlonu! Simdi anlamayanlar icin aciklamak isterim yuz metreyi yolda turlu engellerle elinde gulle ile yuksek atlayarak gecerken yere bisiklete konup 4 km pedal cevirip attigin gulleyi tutup denize firlatican!
- 100 metre koşu olmaz!
''Melek, Ağrı’nın Hamur ilçesinden bir kızcağız. Sekiz çocuklu bir ailenin kızı. 16 yaşında kocaya verildi! Sürekli dayak yedi, evden kaçtı, ilk çocuğunu, kışta kıyamette, sokakta kar üstünde doğurdu! Bebek öldü. Melek ağır depresyona girdi...
Toplanan “aile büyükleri” onu dayak yediği eve geri gönderdiler. İki çocuk doğurdu, dayak devam etti... Baba evine sığındı fakat “yerin kocanın yanıdır” denilerek tekrar gönderildi. Gidiş o gidiş... Ses, seda yok... İstanbul’da çalışan ağabeyi ilçeye geldiğinde merak etti, Melek’i görmeye gitti. Zorla kapıyı açtırdığında polisler zavallı Melek’i buldular: Tepede el kadar bir pencereden başka ışık deliği olmayan küçücük, pis,karanlık bir tuvalette aylarca hapis tutulmuştu! Bir deri bir kemik kalmış, hafızasını kaybetmişti. Hareketsizlikten mafsalları kireçlenmiş, vücudunda çıkan yaralar kurtlanmıştı!
Hastaneye kaldırıldı... Türkçe bilmediğinden Kürtçe sorular soruldu, sadece ismini hatırlayabildi...
Elde polis zabıtları var. Ağrı Devlet Hastanesi doktorları da onun “sistematik işkence gördüğü”nü tespit ettiler. Hayati tehlikesi olduğundan THY uçağıyla Ankara Yıldırım Beyazıt Hastanesi’ne götürüldü fakat kurtulamadı..”
Katiller ? Serbest! Bu ulkenin guvenmedigim adaleti bu sefer de insanligi bozguna ugratirsa bu caniler az cezayla yirtarsa o madde bu madde su madde koyanlara da uyduranlara da susanlara da rezil bir yasam diliyorum!
10 Ağu 2012
4 Ağu 2012
10 Tem 2012
Romain Gary

"Uçurtmanın ipini sımsıkı tutmalısın; maviliklere dalar gider yoksa, sonra dönerse paramparça döner''
Marcel Proust / Albertine Kayıp
“ Sevdigimiz varligi gormeye calisiriz oysa gormemeye calismamiz gerekir cunku sadece unutmak arzuyu yok edebilir. Bir insanla aranizdaki baglar sadece zihninizde mevcuttur ve ancak hafiza zayiflarsa bu baglari gevsetir”

"Kusura bakma patron ama, sen bir kağıt faresisin. Şu zavallı sen de, hayatında bir kez olsun güzel bir yeşil taş görebilirdin, ama göremedin. Vallahi işsizken bir yerde oturuyor ve kendi kendime düşünüyorum: 'cehennem var mı, yok mu?' diye. Fakat dün mektubunu alınca şöyle dedim: 'Bazı kağıt fareleri için kesinlikle bir cehennem vardır!'
16 Haz 2012
12 Haz 2012
8 Haz 2012
''Fakat allah kahretsin insan anlatmak istiyor albayım. Öyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor, tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat, benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nası karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan. Bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Kelimeler, kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.''
" Huzurluyum. mutluluk benim için hiçbir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti o kadar.. Hem unutmayın, mutluluk her zaman eğlenceli bir şey değildir. insan mutlu olmak için aşık olmaz aşk bir kaçınılmazlıktır."
Murathan Mungan

"Kara akik, deniz kabukları, tuz ve zift satan; su mermeri, fildişi, abanoz taşıyan gemilerde çalışmıştı. Tahtaları yılların suyunu emip ağırlaşmış, manevra kabiliyetini çoktan yitirmiş eski, köhne gemilerde canını kaybetmek pahasına uzak ve derin sulara açılmışlığı vardı. Açık deniz gemicilerinden ne çok şey öğrendiğini düşünüyor şimdi. Gemicilerin bildiği hayat başka türlü bir hayattı. Bunu insan, karada, fırtınalı kış akşamlarının fener ışığıyla aydınlatılmış balıkçı kahvelerinde, yapacak bir şey bulamayan sefersiz kalmış denizcilerin can sıkıntısıyla anlattıklarından ya da denizi tükenmiş, sesi tarazlı, kocamış deniz adamlarının usandırıcı tekrarların eprittiği bir örnek hikâyelerinden öğrenemezdi. Karaya çıkan hikâyeler ölürlerdi. Balıklar gibi ölürlerdi. Suyun hikâyeleri suda yaşardı; kendileri çıksa, ruhları karaya çıkmazdı bu hikâyelerin. Orada kalırdı. Denizin ortasında. Karaya çıkanları geri çağırırlardı."
4 Haz 2012
Eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. Bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. Bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benimki? Dünyada iki kişi kalsak mesela, arar mıydı? Aramazsa herhalde kati surette yok sayılırdım onun gözünde. Ya da yolda yürürken ben görmeden önce o görse beni, yolunu değiştirir miydi? O zaman yine kati surette yok sayılır mıydım? Ya da ikimiz aynı anda göz göze gelsek, yol değiştirmeye imkan olmasa, o zaman selam verir miydi? Selam verse mecburen mi var olurdum acaba?
17 May 2012
Chuck Palahniuk - Ninni
"Asırlar önce uzun seyahatlere çıkan denizciler karşılarına çıkan ıssız adalara birer çift domuz bırakırlardı, ya da bir çift keçi. Böylece ileride yapacakları ziyaretlerde bu adalar birer et cenneti haline gelmiş olacaktı. Denizciler buna et tohumu ekmek diyordu. Bu size bir şeyler çağrıştırıyor mu? Mesela Adem ile Havva? Tanrının ne zaman bir sürü barbekü sosu ile çıkıp geleceğini hiç merak etmiyor musunuz?"
15 May 2012
"Nesnelerin bir ters yüzü vardı, insan aklını kaçırdığı zaman bunu görürdü." der Sartre.
Bunun için Black Mirror isimli 3 Bölümlük mini diziyi şiddetle tavsiye ediyorum.
Birinci bölüm aklıma şunu getirdi;
''....Bir süre sonra uçağı kaçıranların ne isteyebileceğini düşündüm. ve aklıma şu geldi; ya ''Hakan çırılçıplak soyunup CNN'e çıkmazsa uçağı düşürürüz'' derlerse? Bir an için çok korktum. Sanki gerçekten böyle bir talepte bulunabilirlermiş gibi geldi bana. Ya da daha kötüsü: ''Hakan annesiyle sevişecek ve bunu bütün dünya televizyondan seyredecek, yoksa uçaktaki iki yüz elli kişi ölür.'' Tam bu düşüncelerle boğuşuyordum ki korsanın sıradan, salak bir terörist olduğunu söylediler...
Hakan Günday - Piç
İkinci Bölüm;
Neresi burası? Sisteme nefret kusan haykıran ve aslında bütün sistemin üzerine kurulduğu ''isyankar'' kim? En dibe batanlar en çok çırpınanlar mı?
"Günümüz siyaseti hayvanlara göre düzenlenmiştir. Hayvanlarla iletişim kurmanın iki yolu vardır: kandırmak ve korkutmak. Bir piçi de kendisi dışında kimse kandıramayacağı ya da korkutamayacağı için siyaset onlarla ilgilenmez. Sadece bürokrasi peşlerine düşer. Ondan kaçmak için de adressiz olmak yeter. Piçlerin adresi olmaz, olsa bile piçler -artık- orada oturmaz."
Hakan Günday - Piç
''Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. Tanrının parasını sakladığı bir kasa. Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. Tanrının paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. ölenler harcanıyor. Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor.''
Kitaplar var, bazıları başka. Bazı kitaplar başka yerlere dokunuyor, başka yaraları açıyor , eskisi gibi olamayacağınız , artık geri dönemeyeceğiniz bir yere getirip bırakıyor. Sonra soruyorsun kendine '' Neden bu kadar yorgunum?'' Çünkü bize dünyayı bir panayır gibi kakalamaya çalışıyorlar. Afrika'da çocuklar çamur yemiyorlarmış gibi yapıyoruz. Biz bu panayıra , bu mutluluk haline tapıyoruz. Allahımız bu bizim. Boktan şeylerin bize dokunmadan, canımızı sıkmadan olup bitivereceğine inanıyoruz. Kapılarımız kapalı, pencerelerimiz kilitli, gözlerimiz kör bizim.
Biraz sularımız bulandı mı bahar coşkusu, yeni yıl coşkusu, birşeyler coşkusu gelsin bizi alsın istiyoruz. Bazı kitaplar başka ; yaralar açıyor, yaralar acıyor, yaralar gerçek.
Hakan Günday okuduğun zaman gülümsemen yavaşça siliniyor, seni iplerle yavaş yavaş bağlıyorlar gibi hissediyorsun, kalkıp gidemeyeceğin bir yere geldin bak. Şenliği uzaktan izliyorsun , büyüyorsun, dev oluyorsun, saçma geliyor. İnsan içindeki tüm pislikle insan, sen haz için , kimse seni görmezken düşündüğün , kurduğun o zavallı planların için yaşıyorsun.
Pislik başkaları. Sen temizsin. Sen iyisin.
Oysa sen salt kötülük yapmadığın için kendini iyi bilip rahat uyuyorsun.
Deliler neyi bildiklerinden takım elbise giyip oturamıyorlar şu masada?
Evini, odalarını, anahtarlarını, paranı ve adını aldığımızda sende kalan ne? Ne'den yapıldın parçaların dört bir yana dağılacak olsa?
27 Nis 2012
Hangi bahçelerdeyiz? Yollar çatallandığında geldiğimiz, seçtiğimiz ve kaldığımız bu orman vazgeçtiğimiz tüm o diğer yolların, yaşamların, o başka bahçelerin yokluğu değil mi?
Bütün zamanlar, bütün bahçeler, bütün hayatlar birbiri içinden geçip gitmiyor mu?
Hangilerinde siz varsınız? Hangilerinde yoksunuz? Hangi hayatınızda , hangi bahçenizde kimlerlesiniz?
Aşkın güzel tanımlarından biridir bak;
Yollar bine ayrıldığında, hepsine seninle koşup gitmeyi seçtim. Bütün bahçeler birbiri içinden geçerek sana tamamlandı , bin farklı geçmiş ve bin farklı gelecekte bir kere bile ayrılmadık. Ayrılmayacağız.
25 Nis 2012
Nazan Bekiroğlu
"Hâlâ en güzel hikayeleri dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara mı anlatmaktasın?
Ve sen hâlâ sağırlar ordusuna senfoniler mi çalmaktasın?
Ne seni hazmedebilen ne de senin hazmedebildiğin bir âlemde için sızlıyor, biliyorum."
13 Nis 2012
Ah Muhsin Ünlü
"Sevgili güllük,
İnsanlar sabahları uyanırlar. Güneş sabahları doğar. İnsanlar işe giderler. Ayakkabı giyerler. Bazen lacivert, bazen siyah, bazen beyaz arabalara binerler. Bazen de kahverengi ayakkabı giyerler. Hava vardır. Su vardır. Bazen yağmur ya da kar yağar. Kış vardır. Kışın hava erken kararır. Evlere gidilir. Çorba içilir. Şeftali yenir. İnsanlar pazen ya da başka kumaşlardan dikilmiş pijamalardan giyerler. Pikniğe gidilir. At vardır. En çok kahverengi ya da ona yakın renklerde atlar olur. Bazen taksi tutulur. Kuşlar havada uçar. yer vardır. Ona basılır. Yaz olunca denize girilir. Balıklar yüzerler. Yeşil vardır."
İnsanlar sabahları uyanırlar. Güneş sabahları doğar. İnsanlar işe giderler. Ayakkabı giyerler. Bazen lacivert, bazen siyah, bazen beyaz arabalara binerler. Bazen de kahverengi ayakkabı giyerler. Hava vardır. Su vardır. Bazen yağmur ya da kar yağar. Kış vardır. Kışın hava erken kararır. Evlere gidilir. Çorba içilir. Şeftali yenir. İnsanlar pazen ya da başka kumaşlardan dikilmiş pijamalardan giyerler. Pikniğe gidilir. At vardır. En çok kahverengi ya da ona yakın renklerde atlar olur. Bazen taksi tutulur. Kuşlar havada uçar. yer vardır. Ona basılır. Yaz olunca denize girilir. Balıklar yüzerler. Yeşil vardır."
6 Nis 2012
5 Nis 2012
“Don Quijote:
'Vardiginda o güzeller güzeli ne yapiyordu? Her halde onu inci dizerken ya da bu bedbaht şövalyesi için altın iplikle arma işlerken buldun?’
‘Hayır, evinin avlusunda iki kup buğdayı kalburdan gecirirken buldum.’ diye cevap verdi Sancho. ‘O buğday tanelerinin, onun eli değince inciye dönüştüğünden emin olabilirsin’ dedi Don quijote. 'Pekala dostum, dikkat ettin mi, buğday ekmeklik miydi yazlık mıydı?’
‘esmer buğdaydi” diye cevap verdi Sancho.
‘Emin ol ki,’ dedi Don Quijote, ‘Onun elinden geçip kalburlaninca, hiç şüphe yok, beyaz ekmek olmuştur. Neyse, devam et; mektubumu verdiginde öptü mu? Alıp başının üstüne koydu mu? böyle bir mektuba yakışır bir merasim yaptı mı, ne yaptı?’
‘Ben mektubu uzattığımda’ dedi Sancho, “Kalburda epeyce buğday vardi, onunla mesguldu, dedi ki: ‘Arkadaşım, o mektubu şu çuvalın üstüne bırakıverin”
‘Ne akıllı kadın’ dedi Don Quijote. ‘Rahat okuyabilmek, tadını cıkarabilmek öyle yapmış olmalı. Devam et Sancho. O isini görürken seninle neler konustu? Benim hakkimda neler sordu? Sen ne cevap verdin? Haydi, her seyi anlat. En ufak bir seyi bile atlama.’
‘O hiçbir şey sormadı’ dedi Sancho. ‘Ama ben zat-i alinizin onun icin nasıl kefaret ödediğinizi, belden yukarınız cıplak, vahsiler gibi bu daglarda, toprağın ustunde uyuyup sofrada yemek yemediğinizi, sakalınızı taramadığınızı aglayıp kaderinize lanet ettiğinizi anlattim.’
‘Kaderime lanet ettiğimi söylemekle iyi etmemişsin” dedi Don Quijote. ‘Çünkü aksine, Dulcinea Del Toboso gibi yüce bir hanımefendiyi sevmeye beni layik gördüğü için, kaderime sükrediyorum, ömrüm boyunca da edeceğim.’
‘ O kadar yüce ki,’ dedi Sancho, ‘ Gercekten de boyu benimkinden bir karış fazla.’
‘ Nasıl yani Sancho,’ dedi Don Quijote, ‘ Sen onunla boy mu ölçüştün?’
‘ Şöyle ölçtüm’ dedi Sancho, ‘Bir çuval buğdayı eşeğin uzerine yüklemesine yardım ederken, yan yana geldik, bir karıştan fazla fark oldugunu gördüm aramızda.’
‘ Bu yüceliğe de ruhunun bin türlü zerafeti eşlik etmiyor, süslemiyor mu?’ dedi Don Quijote, ‘ Sancho benden bir şeyi esirgeme; onunla yan yana durdugunuzda, seba diyarindan bir koku, bir rayiha, adini koyamadigim, ıtırlı bir koku gelmedi mi burnuna? ’
‘ Dogrusunu isterseniz’ dedi Sancho, ‘Biraz erkeksi bir koku aldim. Herhalde cok calıştığından terlemisti, biraz yağlı bir kokuydu.’
‘ Ondan degildir,’ dedi Don Quijote, ‘ Her halde senin burnun tikaliydi, ya da sen kendi kokunu almışsındır cünkü ben o dikenli gülün, kır zambağının, amberin nasıl koktugunu gayet iyi biliyorum.’
‘ Her sey olabilir,’ dedi Sancho, ‘ Saygıdeğer senora Dulcinea’dan cıkıyormus gibi gelen koku, benden çıkmıştır dediğiniz gibi''
‘ Pekala’ dedi Don Quijote, ‘ Bugdayi kalburdan gecirdi, degirmene gonderdi. Mektubu okuyunca ne yapti?’ ‘ Mektubu okumadı, Parçalara ayırdı çöpe attı’ dedi Sancho. ‘ Sanırım okuma yazma bilmiyor, parçalara ayırıp attı ki köydekiler sırlarını ogrensin istemedi. Şimdilik her sey yolunda,’ dedi Don Quijote. ‘ Peki soylesene, ayrilirken, benden goturdugun haberlere karsilik nasil bir mucevher verdi sana? Çunku gezgin şövalyelerle soylu hanimlar arasında cok yaygin ve eski bir adet vardir; hanimdan sövalyeye, sövalyeden hanıma haber götüren silahtar, nedime ya da cuceye, getirdigi habere tesekkür mahiyetinde degerli bir mücevher hediye edilir.’
'Vardiginda o güzeller güzeli ne yapiyordu? Her halde onu inci dizerken ya da bu bedbaht şövalyesi için altın iplikle arma işlerken buldun?’
‘Hayır, evinin avlusunda iki kup buğdayı kalburdan gecirirken buldum.’ diye cevap verdi Sancho. ‘O buğday tanelerinin, onun eli değince inciye dönüştüğünden emin olabilirsin’ dedi Don quijote. 'Pekala dostum, dikkat ettin mi, buğday ekmeklik miydi yazlık mıydı?’
‘esmer buğdaydi” diye cevap verdi Sancho.
‘Emin ol ki,’ dedi Don Quijote, ‘Onun elinden geçip kalburlaninca, hiç şüphe yok, beyaz ekmek olmuştur. Neyse, devam et; mektubumu verdiginde öptü mu? Alıp başının üstüne koydu mu? böyle bir mektuba yakışır bir merasim yaptı mı, ne yaptı?’
‘Ben mektubu uzattığımda’ dedi Sancho, “Kalburda epeyce buğday vardi, onunla mesguldu, dedi ki: ‘Arkadaşım, o mektubu şu çuvalın üstüne bırakıverin”
‘Ne akıllı kadın’ dedi Don Quijote. ‘Rahat okuyabilmek, tadını cıkarabilmek öyle yapmış olmalı. Devam et Sancho. O isini görürken seninle neler konustu? Benim hakkimda neler sordu? Sen ne cevap verdin? Haydi, her seyi anlat. En ufak bir seyi bile atlama.’
‘O hiçbir şey sormadı’ dedi Sancho. ‘Ama ben zat-i alinizin onun icin nasıl kefaret ödediğinizi, belden yukarınız cıplak, vahsiler gibi bu daglarda, toprağın ustunde uyuyup sofrada yemek yemediğinizi, sakalınızı taramadığınızı aglayıp kaderinize lanet ettiğinizi anlattim.’
‘Kaderime lanet ettiğimi söylemekle iyi etmemişsin” dedi Don Quijote. ‘Çünkü aksine, Dulcinea Del Toboso gibi yüce bir hanımefendiyi sevmeye beni layik gördüğü için, kaderime sükrediyorum, ömrüm boyunca da edeceğim.’
‘ O kadar yüce ki,’ dedi Sancho, ‘ Gercekten de boyu benimkinden bir karış fazla.’
‘ Nasıl yani Sancho,’ dedi Don Quijote, ‘ Sen onunla boy mu ölçüştün?’
‘ Şöyle ölçtüm’ dedi Sancho, ‘Bir çuval buğdayı eşeğin uzerine yüklemesine yardım ederken, yan yana geldik, bir karıştan fazla fark oldugunu gördüm aramızda.’
‘ Bu yüceliğe de ruhunun bin türlü zerafeti eşlik etmiyor, süslemiyor mu?’ dedi Don Quijote, ‘ Sancho benden bir şeyi esirgeme; onunla yan yana durdugunuzda, seba diyarindan bir koku, bir rayiha, adini koyamadigim, ıtırlı bir koku gelmedi mi burnuna? ’
‘ Dogrusunu isterseniz’ dedi Sancho, ‘Biraz erkeksi bir koku aldim. Herhalde cok calıştığından terlemisti, biraz yağlı bir kokuydu.’
‘ Ondan degildir,’ dedi Don Quijote, ‘ Her halde senin burnun tikaliydi, ya da sen kendi kokunu almışsındır cünkü ben o dikenli gülün, kır zambağının, amberin nasıl koktugunu gayet iyi biliyorum.’
‘ Her sey olabilir,’ dedi Sancho, ‘ Saygıdeğer senora Dulcinea’dan cıkıyormus gibi gelen koku, benden çıkmıştır dediğiniz gibi''
‘ Pekala’ dedi Don Quijote, ‘ Bugdayi kalburdan gecirdi, degirmene gonderdi. Mektubu okuyunca ne yapti?’ ‘ Mektubu okumadı, Parçalara ayırdı çöpe attı’ dedi Sancho. ‘ Sanırım okuma yazma bilmiyor, parçalara ayırıp attı ki köydekiler sırlarını ogrensin istemedi. Şimdilik her sey yolunda,’ dedi Don Quijote. ‘ Peki soylesene, ayrilirken, benden goturdugun haberlere karsilik nasil bir mucevher verdi sana? Çunku gezgin şövalyelerle soylu hanimlar arasında cok yaygin ve eski bir adet vardir; hanimdan sövalyeye, sövalyeden hanıma haber götüren silahtar, nedime ya da cuceye, getirdigi habere tesekkür mahiyetinde degerli bir mücevher hediye edilir.’
‘ Herhalde gecmis zamanlarda oyleydi; simdi adet, sadece bir parca peynirle ekmek vermek olsa gerek. Senora Dulcinea da ben giderken avlu duvarinin ustunden peynir ekmek verdi bana; hatta peynir koyun peyniriydi.’ dedi Sancho.
‘ Son derece comerttir kendisi,’ dedi Don Quijote. ‘ Sana altin bir mucevher veremediyse, hic suphesiz, elinin altinda bulunmadigindandir…’ "
" Sancho, benim Dulcinea'm, ondan istedigim iş icin, dünyanin en soylu prensesi kadar is görür. Tabii, cünkü hanımlari istedikleri isimle öven bütün şairler aslında onlara sahip degildirler. Sen sanıyor musun ki, kitaplari, romanslari, berber dukkanlarini ve tiyatrolari dolduran butun o Amaryllis'ler, Phyllis'ler, Silvia'lar, Diana'lar, Galateia'lilar, Alida'lar ve digerleri gercekten etten, kemikten kadinlardilar ve onlari övenlere aittiler?
Tabii ki hayir, çoğu uydurmaydi. Şiirlere konu olsun diye, sairi aşık olabilecek tiynette bir adam olarak tanınsın diye uydurulmuştu. Ayni şekilde benim Aldonza Lorenzo'nun güzel ve namuslu oldugunu düşünmem, buna inanmam yeterli; soyluluk meselesi pek onemli degil, rütbe vermek icin soruşturacak degiller ya; ben dünyanin en soylu prensesi kabul ediyorum onu.
Eger bilmiyorsan ögren Sancho: insani sevmeye sevkeden, her şeyden önemli iki şey vardir; Guzellik ve iyi sohret. Bunlarin ikisi de Dulcinea'da bol bol var; cünkü güzellikte kimse onunla rekabet edemez, şöhretine ulaşan az bulunur. Sonuc olarak ben bütün söylediklerimin dogru olduğunu hayal ediyorum, ne bir eksik, ne bir fazla. O'nu hayalimde istedigim gibi canlandiriyorum...."
Tabii ki hayir, çoğu uydurmaydi. Şiirlere konu olsun diye, sairi aşık olabilecek tiynette bir adam olarak tanınsın diye uydurulmuştu. Ayni şekilde benim Aldonza Lorenzo'nun güzel ve namuslu oldugunu düşünmem, buna inanmam yeterli; soyluluk meselesi pek onemli degil, rütbe vermek icin soruşturacak degiller ya; ben dünyanin en soylu prensesi kabul ediyorum onu.
Eger bilmiyorsan ögren Sancho: insani sevmeye sevkeden, her şeyden önemli iki şey vardir; Guzellik ve iyi sohret. Bunlarin ikisi de Dulcinea'da bol bol var; cünkü güzellikte kimse onunla rekabet edemez, şöhretine ulaşan az bulunur. Sonuc olarak ben bütün söylediklerimin dogru olduğunu hayal ediyorum, ne bir eksik, ne bir fazla. O'nu hayalimde istedigim gibi canlandiriyorum...."
Andre Breton
“Kimilerinin kiliseye gitmesi gibi, sinemaya gitmek de bir davranış şeklidir ve ben inanıyorum ki, belirli bir açıdan, içeriğinden bütünüyle bağımsız olarak, kesinlikle çağdaş tek gizemin ayini, orada kutsanıyor”
Nesneler çizilemezler, düşünceler anlatılamazlar. Sanata yaklaşabilirsin ama öğenin kendisine yaklaşamazsın. Elmanın resmi yapılamaz çünkü resmini yapsan bile o elma ''elma'' değildir. Nesneler , düşünceler, imgeler çoğaltılamazlar. Dönüştürülüp tekrar edilebilirler, taklit edebilirler ancak sanat hiçbirşey anlatamaz. Herşeyin tek bir anlamı vardır; Hiçlik.
20 Mar 2012
"Dünya üzerindeki yaşıtları gibi "Tanrı var mı yok mu?" sorusunu hiçbirzaman sormamış olan piçler tanrının varolduğunu bilir ancak ona inanmaz. tanrıtanımazların aksine tanrıyı bilir ama tanımazlar. tanrının yarattıklarını hatalı bulurlar. Tanrının çalışma tarzını beğenmezler. Dolayısıyla o'nunla hiçbir ilişkilerinin olmasını istemezler. Tanrının varlığını bilen ancak ona isyan etmiş şeytanla da hiçbir benzerlik ve ilgileri yoktur. Çünki piçler güvenmedikleri tanrıya karşı savaşmazlar. Piçler ve tanrı birçok konuda farklı düşünür. ancak piçler bu görüş ayrılığını kine dönüştürecek kadar konuyu önemsemezler. Oysa tanrının bu olgunlukta olduğunu düşünmezler ve kendilerinden nefret ettiğini bilirler. ancak tanrının adlarına biçtiği hiçbir cezanın vereceği acının kendilerine ısmarladıklarından daha kayu olamayacağını da bilirler. Ayrıca, sadece islam dininde bile doksandokuz adı olan bir varlığın çok kalabalık olduğunu düşünür ve layık oldukları mutlak yalnızlığın tanrının evrenini reddetmekten geçtiğine inanırlar."10 Mar 2012
Henry Miller
''Aşk, gerçek aşk tamamen teslim olmayı gerektirir mi? Hep sorulan bir soru bu. Az da olsa bir karşılık beklemek insana yaraşır bir eylem değil mi? İnsan ille insanüstü bir yaratık ya da bir tanrı mı olmalı? Vermenin sınırı var mıdır? İnsanın kanaması sonsuza dek sürer mi? Kimileri önceden tasarlanmış bir ilişki planı öneriyor, bir oyunmuş gibi söz ediyorlar bundan. Elini açık etme! Ağırdan al! Geri adım at! numara yaparken de numara yap! yüreğin kan ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme. Her zaman, hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran. İşte, aşk acısı çekenlere verilen öğütler...
" Örnegin, ay gibi ölü bir gezegene ulaşma düşüncesi insanlara, dünya üzerindeki diger insanlarla iletişim kurma düşüncesinden daha heyecan verici gelmektedir. Dünyayı kurtarmak, hatta kendi kendimizi kurtarmak bizi ilgilendirmiyor; bizi ilgilendiren bu gezegenden kaçmak. Bize sundugu vaadi yitirinceye kadar yeryüzünü kuruttuk."
Sevdiğim ve yorumlarına güvendiğim bir dostumdan gelen ''Sezi'cim blogtaki Sezi ve facebooktaki Sezi arasındaki 360 derece farka şaşırıp kalıyorum. Blogta hüzün ve derinlik , facebookta komedi ve hayat enerjisi hakim. Nasıl mukayyet oluyorsun bu iki kadına anlamıyorum. Hiç birbirinin hayatına dalmıyor mu bu deliler?''' yorumu üzerine facebooktaki son birkaç paylaşımımı aşağıda sizlerle paylaştım. Soru şu? Biri diğerine mani midir? Ben deli miyim? facebook şıftırtmaları
Moleküler Gastronomi: seni parça pinçik edicem, kimyanı bozucam seninn. Raw Food: seni çiğ çiğ yicem. Yeni Mutfak : mutfağımızı ıkeadan baştan aşağıya yenilerseek yepyeni kuru fasılleler pişirebiliriz. Füzyon: japon salatalıklarıyla yapılan turkish cacık , üzerine benmari usulu hazırlanmış indian sos ile ; yani accık ondan accık bundan yalan dolan amaaaan:)
facebook şıftırtmaları
evet artık sıfatlarıma bir yenisini daha eklemiş bulunuyorum; harika sezi, mikemmel sezi, heybetli sezi vs vs derken asıl resmi sıfatıma profısır ve doçint abilerim tarafından layık görüldüm ; sezi the oynak :) valla kardeşim komiklik olsun deyü söylemiyom; hyper mobility sendrom. oynak eklem. yani eklem hareket kabiliyetinin normalden çok daha yüksek olması sonucu çıkan çene, dönen kol, kayık diz..., ayrık bilek:) gerçi yaygın olarak olimpik cimnastikçilerde görülürmüş bu durum olsun 40 beden bünyemle taş çıkarıyorum kendilerine:) neden ama neden allahım bana fashion tv sendrom olsun (top modellerde gözüken 906090 hastalığı ki doğuştan geliyormuş:) , victorias secret sendrom olsun ( hayır canım sizin defileyi izlerken şişip pişmenize benzer sendrom diil, podyumda yürüyen meleklerinkinden olucaktı benimkiii) vermedinn ?!&%^%//+^&(% oynak eklemmiş pehhhhhhhhhhh bari olimpiyatlara katılıyım şıpagat açım tövbe tövbeeee
facebook şıftırtmaları
Sarayda Bir Gün / Program Akışı
07:00 Kalkış
07:15 Süslenme Püslenme
08:30 İç avluda kahvaltı için buluşma (Kuş Sütü , Waffel , Hurma)...
10:00 Koridorda Hürreme çemkirmece
11:00 Kıyafet , mücevher seçmece
11:15 Saray falcısına fal baktırmaca
12:00 Serbest zaman ( Bahçede sedirlerde kokteyl prolonge)
13:00 Valide Sultanımızı ziyaret , hürmet sunma merasimi
13:30 Hatice Sultanımıza ''ya beş dakika akıllı ol, kocan seni aldatıyoo, şişşt huuuuu''demek.
14:00 Türlü Entrikalar
15:00 Dairelerimize çekilmece
17:00 Sümbül Ağa vs Gül Ağa müsabaka finalini izlemece
16:00 Gülşah'ın ağzını burnunu kırmaca
17:00 Has odabaşımız Malkoçoğluna dairemize jakuzzi yaptırması gibi zamansız manasız kaprisler yapmaca
17:30 Mahidevranın saçını başını yolmaca
18:00 Hünkarımızı bekleme
19:00 Hep beraber hamam
20:00 Halvet0
7:00 Şanslıysak Hünkarımızla veya şehzademizle kahvaltı değilsek tıpış tıpış odamıza yallah
07:15 Haremden geçerken halvete girememiş diğer zavallı kızlara nanik yaparak dairemize geçiş
08:00 biri beni durdursun
08:15 bu iktidar hırsı benim başımı yiyecekyok yok çenem o çenem:)
07:00 Kalkış
07:15 Süslenme Püslenme
08:30 İç avluda kahvaltı için buluşma (Kuş Sütü , Waffel , Hurma)...
10:00 Koridorda Hürreme çemkirmece
11:00 Kıyafet , mücevher seçmece
11:15 Saray falcısına fal baktırmaca
12:00 Serbest zaman ( Bahçede sedirlerde kokteyl prolonge)
13:00 Valide Sultanımızı ziyaret , hürmet sunma merasimi
13:30 Hatice Sultanımıza ''ya beş dakika akıllı ol, kocan seni aldatıyoo, şişşt huuuuu''demek.
14:00 Türlü Entrikalar
15:00 Dairelerimize çekilmece
17:00 Sümbül Ağa vs Gül Ağa müsabaka finalini izlemece
16:00 Gülşah'ın ağzını burnunu kırmaca
17:00 Has odabaşımız Malkoçoğluna dairemize jakuzzi yaptırması gibi zamansız manasız kaprisler yapmaca
17:30 Mahidevranın saçını başını yolmaca
18:00 Hünkarımızı bekleme
19:00 Hep beraber hamam
20:00 Halvet0
7:00 Şanslıysak Hünkarımızla veya şehzademizle kahvaltı değilsek tıpış tıpış odamıza yallah
07:15 Haremden geçerken halvete girememiş diğer zavallı kızlara nanik yaparak dairemize geçiş
08:00 biri beni durdursun
08:15 bu iktidar hırsı benim başımı yiyecekyok yok çenem o çenem:)
facebook şıftırtmaları
Trafikte canına susamış otobiz minibiz şöferleri görüyorum böle benim önüme kırmalar , şeridime kaymalar felan. Sakinliğim acemiliğimdendir, efendiliğimden felan diil:) bir kaç aya ümüğünüzü sıkarım akıllı olun hohoytt:)
facebook şıftırtmaları
Valla ozeniyorum yarin ben de holdingin dehlizlerinde eteklerimi savura savura yuruyup gelen geçen cariyelere selam cakmak istiyorum. Offf ya onu zaten yapiyorum ,ratingi dusuk bu sevecenliklerin. Hem kurumsalda hem sarayda. O zaman ben birilerini biyerlere sureyim en iyisi kendim de giderim gezme olur bana da. Off bu saray prosedurunu de mi yanlis anladim pehhh benden olmayacaklar listesine cia ajani ve balerinin yanina bir de entrikalı saray kadini eklendi:)
facebook şıftırtmaları
Doktorcugum seni cok sevdim ama dizlerime ellerime cekiclerle vurup sonra hissediyor musun diye sorman normal bisi mi? Ölü müyümla ben? Hissetmiyosam allah muhafaza el fatiha zaten. Tovbe tovbe
facebook şıftırtmaları
Istanbul gecelerinde turdayim. Saka leyn saka evde pijamalarimi ceneme kadar cektim hafta ici kaydettigim dizileri izliyomm. Ibrahim senin suyun isindiiii. Hatice senin cevirdigin islere uyanicak ve seni sarayin kapisinin onune koyacaklar. Ben de ohhhh dicem. Aaaaaaaaaaaaa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























