"Söylesem tesiri yok. Sussam gönül razı değil!"
18 Kas 2012
Arkanda bir sen belirmiştir elinde bıçak , sırtın gerçekliğinden üşüyordur. Bir şeylerin ters gittiğini, düzelmeyeceğini anladığın ve uçuruma atladığın o an. Geçmeyecek. Tüm teselliler yalan. Zaman bu cinayetleri gülüşlerine serpiştirecek. O ilk seni nerede öldüysen. Orada. Sonrası yok. Sonrası kalabalıklar ve bir sürü yıllar. Sonrası bir evin bir odasında ansızın hatırladığın bir acı söz , bir vazgeçiş.
13 Kas 2012
Brahmanlar ve Aslan
Bir kasabada birbirleriyle arkadaş dört brahman yaşıyordu. Onların üçü insanların bilebileceklerinin sınırına erişmişlerse de günlük yaşam bilgeliğinden yoksundular. Dördüncü ise bilgiye boşvermişti; sahip olduğu tek şey günlük yaşam bilgileriydi. Bir gün bir araya geldiler ve birbirlerine sordular; "Şayet seyahat etmeyecek, kralların iltifatlarına mazhar olmayacak, para kazanamayacaksak, bu doğal yetenek ve becerilerimiz ne işe yarayacak?" Sonunda, öncelikle yapmaları gerekenin yola çıkmak olduğuna karar verdiler. Ancak biraz ilerlemişlerdi ki aralarında en yaşlı olan konuşmaya başladı. " İçimizden biri, dördüncümüz, yalnızca günlük yaşam bilgilerine sahip bir alıktır. Bilgi olmadan, sırf günlük yaşam bilgileriyle, kralların lütufları kazanılamaz. bu yüzden ben derimki, kazandıklarımızı onunla paylaşmayalım. Bırakalım onu eve dönsün."İkinci sözü ele aldı;"Benim zeki kardeşim, ne yazık ki, gerçek bilgelikten nasibini almamışsın. Eve geri dön."Üçüncü sözü ele aldı; "Bu kabul edilecek bir şey değil. Çocukluktan beri birlikte oynuyoruz. Gel, soylu dostum. Sen de kazandıklarımızdan pay alacaksın." Yola devam ettiler ve bir ormanda, aslan kemiklerine rastladılar. İçlerinden biri konuştu. "Bilgimizi sınamak için güzel bir fırsat. Haydi şu ölü hayvanı yaşama döndürelim" Birinci sözü aldı;"Ben kemikleri toplayıp iskelet oluşturmayı biliyorum"İkinci sözü aldı;"Ben deri, et ve kan sağlayabilirim." Üçüncü sözü aldı; "Ben ona nasıl can verileceğini biliyorum." Birinci iskeleti topladı; ikinci deri, et ve kan sağladı. Üçüncü tam yaratığa can verecekken, günlük yaşam bilgesi konuştu; "Bu bir aslan. Onu canlandırmak istediğinize emin misiniz?". "Çok bönsün," dedi diğeri, "bilginin yaratabileceği yapıtları asla engellemem" "Öyleyse" dedi günlük yaşam bilgesi, "ben şu ağaca tırmanana kadar bekle."O ağaca çıktığında ötekiler aslanı canlandırdılar. Aslan ağaya kalkıp üçünü de öldürdü. Günlük yaşam bilgesi aslan gidene dek bekledikten sonra ağaçtan inip eve döndü.
11 Kas 2012
Eduardo Galeano
“Tv, boşluğa, kurulu düzeni tekrarlayan imgeler ve yankısı olan sesler boşaltır; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur. Tüm gezegen Dallas’ın kocaman bir banliyösüdür. Bizler ithal mal duyguları, sosis konservesiymişçesine tüketirken, hayatı oluşturmak yerine izlemek üzere yetişen küçük televizyon çocukları omuz silkip geçiyorlar. Latin amerika’da ifade özgürlüğü, birkaç radyo istasyonunda ve yerel gazetelerde protestolarda bulunmak hakkından ibarettir. Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı: yalnızca fiyatları, kitapların yasaklanmasına yetiyor.”
23 Eki 2012
Edip Cansever
''Aşkımızı seyrediyoruz sanki uzaktan
oysa yok biten bir şey aramızda, yok da
hep aynı kalmıyor ki yakın duygular
demiştin bunları bir bir, anımsıyorum''
12 Eki 2012
11 Eki 2012
Hasan Ali Toptaş
'' O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varmazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıtıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."

'' Dünyada iki türlü insan vardır: çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. lâf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lâzım. itikat, din, ahlâk, bunların hepsi lâf salatası. ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. insanlara itikat gerek; yular takmak lâzım onlara. yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lâzım.”
" Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler; ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünür. Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum
2 Eki 2012
Marguerite Duras
Yüz elli yıl önce, bir gün, Fas kıyılarından binlerce antilop hep birlikte denize atladı. İtişip kakışarak boğuldular. Tüm Afrika'dan geliyorlardı, ormanlardan, dağlardan, savanlardan; kararlaştırılan gün, kararlaştırılan yerde toplandılar ve kendilerini öldürdüler. Toplanma yerine farklı uzaklıklardan geldiklerine göre, belli ki hepsi de aynı günde çıkmamıştı yola. Farklı farklı zamanlarda yola çıkmış olmalıydılar; kimileri için birkaç gün ya da hafta süren yolculuk, kimileri için aylarca sürmüş olmalıydı. Mozambik'in antilopları, sözgelişi nisanın son hilalinde çıkmıştı yola, Gine'ninkilerse haziranın dolunayında. O halde, onlara bu süreyi bildiren ilahi içsel buyruk yola çıkma gününü ve saatini son derece kesin bir biçimde belirtmişti. Her biri, söylenen saatte, belirli bir yöne doğru tam vaktinde hareket etti; üstelik anlaşılan bu karar hiçbir dış işarete de bakmıyordu, şaşılacak şey ama, tam tersine, bireysel bir istençten kaynaklanıyordu. Burada alınan karar, yasanın bilinmezliğine boyun eğme kararıydı, ancak, nasıl oyun oynama yeri olarak savanda karar kılındıysa, tıpkı onun gibi bir karardı bu. Antiloplar bir yerden bir yere göçmez, leylekler, kırlangıçlar, yabankazları gibi göçmen hayvanlar değildirler. Ormanlarını bırakıp gitmek gibi bir alışkanlıkları yoktur antilopların. Ama ormanlarını bırakıp gittiler. Belki de kendi türleri içinde eşine benzerine rastlanmadık bir buyruktu bu boyun eğdikleri, ya da belki insanların haberi bile olmayan, yüz yılda, bin yılda bir yinelenen buyruklar vardı. Bilemiyoruz. Neyse, antiloplar ölüme doğru yola çıkmak üzere ormandan ayrıldılar. Ancak Afrika'nın bütün antilopları değildi yola çıkanlar, yalnızca birkaç bin tanesiydi. O halde, belirtilen yasaya göre, antiloplardan yalnızca bir kısmı yola çıktı. Türün evrenselliği denen bu mantık, onun içine işlemiş olan, onda saklı duran bu akıl sır ermez kural, yaşamın sınır tanımayan, yüce anlamsızlığı kadar inandırıcı görünüyor
***yangın**************************deprem***
******lardan********************* lerden******
********geliyorum*********** geliyorum********
**************dedi *******dedi***************
************** adam**** kadın****************
********************ve**********************
****************dep** yan*******************
*************rem******* gın*****************
***********lere*********** lara***************
********gitti*****************gitti*************
*****yıkık********************** yanık********
Metin Altıok
Canim Babamla Istanbul keşfi! İstanbul git git bitmez bir ülke ve biz gündeliğin ayrıntılarında kaçırıyoruz büyük resmi. Sabah erkenden yollara düşüp tramvayla İstiklal Caddesi'nde kalabalığı ve bir sürü sesleri, ardindan Mevlevihane Muzesi`nde Suskunları dinledik,
Kuledibi sokaklarini kesfettik. Galata Kiva`da sakizli muhallebi ve Turk Kahvesi keyfi, Galata Kule'sinden kus bakisi Istanbul! Arada Gülhane Parkı, İslam Bilimleri Müzesi'ni ziyaret sonra Arkeoloji Muze'sine yollandik.
Beni tanıyanlar sanat duygumun nedense ve çaresizce eskilerle beslendiğini bilirler. Yeni deforme ve çabuk akımlarda pek kendimi bulamıyorum. Geometrik ve dışa vurumcu değilim sanırım. Gördüğünden anladığından etkilenip ondan esinlenen, onu anlatan, ona sadık kalan diyelim, eserler içime daha bir dokunuyor. Etkilenmek dedim de bir haftada iki kez Ayasofya`ya gitmemin başka nedeni olamaz herhalde. Babamla da Ayasofya'da soluklanip guzel kubbeye bakakalip kendimizi unuttuk! O kadar mutluydum ki.
Yapacak yanlış aradım. Hani o an içini bulut gibi kaplayan kusursuz anın esintisi...
Ve mutluluğun korkusu. Anı taşımayı bilmek bu yüzden mühim. Bu şiirsel güne gerçekçi bir son.
İki Lira'ya Kelek! Yemez miyiz!
12 Eyl 2012
" Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Bu eksiklik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın. Seni seviyorum deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum...
Ben oğlumu siz tenekeden sınır karakollarinda katlettiresiniz diye büyütmedim.
Ben size kurbanlık oglan doğurmadim. Ben katil olmayi ögretin diye dogurmadım yavrumu! Büyüsün , aşık olsun, gezsin, gülsün , ağlasın, ıspanaklı börek yesin, sinemaya gitsin, bana “off anne yaa” desin diye dogurdum.
Yaşasın diye yaşlansın diye yüregimden, kalbimden, karnımdan yarattım. Pamuklara sardım, koynumda ninnilerle büyüttüm.
Ben oğluma sıcak sütü bile üfleyerek icirirdim . Siz öldürdünüz!
Vatan sağolmasin! Oğlum sağolsun!
Ben size kurbanlık oglan doğurmadim. Ben katil olmayi ögretin diye dogurmadım yavrumu! Büyüsün , aşık olsun, gezsin, gülsün , ağlasın, ıspanaklı börek yesin, sinemaya gitsin, bana “off anne yaa” desin diye dogurdum.
Yaşasın diye yaşlansın diye yüregimden, kalbimden, karnımdan yarattım. Pamuklara sardım, koynumda ninnilerle büyüttüm.
Ben oğluma sıcak sütü bile üfleyerek icirirdim . Siz öldürdünüz!
Vatan sağolmasin! Oğlum sağolsun!
4 Eyl 2012
13 Ağu 2012
Georg Simmel
'' Bazı hayvanlar bir haksızlık yaptıklarını hayal meyal sezebilirler
- ama hiçbir hayvan özür dilemez! "
12 Ağu 2012

'' Aç adam kahvaltıda korku yer. Sessizlik korkusu sokakları sarsar. Korku tehdit eder. Eğer aşık olursanız, aids olursunuz. Sigara içerseniz kanser olursunuz. Nefes alırsanız zehirlenirsiniz. İçki içerseniz, kaza yaparsınız. Yemek yerseniz, kolesterolünüz yükselir. Konuşursanız, işsiz kalırsınız. Yürürseniz, saldırıya uğrarsınız. Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe ederseniz, acı çekersiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız."
Eduardo Galeano
"İletişim araçları gitgide yaygınlaşıyor ve bunlar, domates salçası ve şiddetiyle birlikte batı demokrasisini yayıyorlar. bunlar, güçlünün egemenliğini kabullenmeyi öğreten ya da bir sosisle mutluluğu, bir sigara ile onuru, bir otomobil ile kişiliği birbirine karıştırmayı öğreten günlük mesajlar taşıyor."
''Acaba kaç kez diktatör oldum ben? Kaç kez bir engizisyon yargıcı bir sansürcü ya da bir gardiyan ? Kaç kez, en sevdiğim insanlara konuşmayı ve özgürlüğü yasak ettim? Kaç kişinin sahibi hissettim kendimi ? Bana benzememe suçundan kaç kişiyi mahkum ettim? Kendimi tüketim toplumunun dışında sanan ben, kaç insanı birden kullandım acaba ? Başarıda kendini bulan ben, başkalarının çökmesini gizlice kutlamadım ya da istemedim mi ? Bu dünyada kim başarının peşinde koşmuyor sanki ? Kim öz kardeşiyle rakibini, ya da sevdiği kadınla kendi gölgesini karıştırmıyor? ''
Ahmet Erhan
Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.
Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan
Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır yüzün,
Hücrelerine varana dek uçuşur.
Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor parklar, sokaklar,
Söylenmiş ya da söylenmemiş sözler
Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri,
Şiirseviciler bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar
Aptalca büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber,
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.
Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında
Ve nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.
Göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum
Hiçbir şeyle kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...
11 Ağu 2012

Bir gün bir kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı gibisi yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese âşık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der, "eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum."
Asker başlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar.
Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz.
Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca prenses de bekler.
Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.
Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.
...Asker arkasını dönmeden gider...
Gündüz Vassaf

'' Ben ufaktım. Yaşadığım bir şeye yetişkinlerin inanmadığını , annemin de yanılabileceğini fark edince çok şaşırdım. Kendimi tutamayıp uzun süre güldüğümü hatırlıyorum.
Dokuz yaşındayken insandan korktum. annemle oturduğumuz evin kapalı kepenklerinin arkasından gizlice gözetlediğimiz 50-60 kişi evimize saldırıp saldırmamaya karar veremiyordu. Neyse ki o gün öğretmenimizin sınıfta hepimize bellettiği "kıbrıs türktür" ibaresini bahçede duran otomobilimizin üstüne beyaz tebeşirle yazmıştım. gittiler. Başka yerleri yağmaladılar.
Yatılı okula gittikten bir kaç ay sonra kedimin öldüğünü öğrenince anladım yalnızlıktan, sevgisizlikten ölünebileceğini.
Psikoloji bölüm başkanım tezimi öztürkçeleştirmemi istediği zaman, buna karşı koymadım. Bir yerlere varabilmek için kabullendiğim ilk otosansür buydu. İçindeki kimi kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğim bir "bilimsel" tezim var şimdi. Hep de olacak.
Stajyer olarak çalıştığım psikiyatri servisinde yatan oğlunun ceplerini gizlice karıştırırken bulduğu haşhaşı servis şefine titreyen ellerle teslim eden anne, akşam aynı profesörün kendi evinde bize aynı haşhaşı ikram ettiğini görmedi tabiî, ama ben artık meslektaş olmuştum.
12 eylül darbesinden sonra, üniversitede kalabilmek için kimi sakalını kesti, kimi eski akademik çalışmalarını gizledi. yeni düzene ayak uyduramayanlar teker teker istifa etti. Biri de bendim. Boğaziçi üniversitesi'nden ayrıldım. "öğrencilerimi" özlüyorum.
Bir kez torpil yaptırdım - oğlum t.c. vatandaşı olabilsin diye. Hem de atatürk'ten. Londra'daki T.C. başkonsolosluğu'nda bana: "evli değilsin" dediler, "oğluna nüfus kağıdı veremeyiz. Üstelik soyadın arapça; soyadı kanunu'na aykırı. Nasıl alabildin bu soyadını?" Görevliye arkasındaki devasa atatürk portresini işaret ettim: "rahmetli babamın akrabası olur, herhalde onun sayesinde" dedim. Akan sular durdu: oğlum T.C vatandaşı oldu. Hakkıydı.
Daha bir kaç yıl önce, uzun uzun düşünüp en zararsız mesleğin itfaiyecilik olduğuna tam kanaat getirmiştim ki, elinizdeki kitabın kapak resmini yapan Mehmet Nâzım'dan Fransa'da kimi itfaiyecilerin kahraman olabilmek için, önce gizlice orman yangını çıkartıp sonra da söndürdüklerini öğrendim.
Son yıllarda pek bir şeye karışmıyorum. ama, olanla da yetinemediğimden, ara sıra yazmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bana da sormuş olsalardı, "kapatılan Eskişehir cezaevi ne olsun?" diye, "içi boydan boya aynalarla donatılmış bir müze olsun," derdim. ''
Hasan Ali Toptaş
" Böylece, aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da, yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da, kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda yine kelimelerle geri dönülüyor..."

Olimpiyatlari bırakıyorum! Bana yaramadı. Buyrun Olimpik günlerde aklımdan geçen ve facebook statüsüne dökülen ucubik fikirlerim;
- Olimpiyatları kınıyorum. Üçün beşin hesabi yapiliyor. Neymis Japon 4 salise geride kalmismis yok Macar 7 salise one gecmismis neyin pesindesiniz? Salise de ayrica uydurmasyon bi zaman birimi bence kaale almamak lazim.
- O degil de bu olimpiyat madalyasi alip rekor kiran yuzuculerin serin tavri beni benden aldi. Ya sen rekor kirmisin bi halay cek bi ters takla at suya gobekleme atla bu ne ya heykel gibi! Ah ben olaydim madalyami boynuma takip kasap havasi oynardim zilgit cekerdim sevinirdim neyse bu sebepten katilmaya karar verdim seneye olimpiyatlara hangi kulvarda onu bulamadim o kisim muamma ama detaylara takilmayalim ne? 4 yil mı? hımmmm
- Simdi efenim 100 metreyi 10 saniyede kosmak demek 10 metreyi 1 saniyede yani salonumun eni olan 5 metreyi yarim saniyede kosmam demek ki bu da benim ancak havalanarak konmamla mumkun olur veya isinlanmam lazim. Zaten 100 metre kosu olmaz demem bu matematiksel veriler isigindadir. 100 metre 10 saniye kategorisi kaldirilsin yoksa kafayi yicem. Cikip kosedeki karpuzcuya kadar kossam mi 10 saniyede acep 5 saniyede alsam 12 saniyede eve donsem 4 saniyede yesem .Off olimpik sezi en iyisi uyusun yaaa.
- Olimpiyatlarda adimizin gecmemesi benim su an kanepemde domtizli pilav yemem yuzundendir. 4 yil sonra kurbis yuzme, iskembeden atlama ve gulle tutma kategorilerinde olimpiyatlarda meshur olmaya karar verdim. Birinciligimi de kursude roman havasi oynayarak kutlayacagim veeee dunya Turkiye'yi konusacak!
- 100 metre koşu olmaz!
- Sirikla yuksek atlama nedir allasen ya sirikla alcak atlama olmayacagina gore di mi ama. 4 yil sora olimpikyatlar onumuzde diz cokecek oyle ki yepisyeni bir brans buldum; Gulleyle yuksek atlama yuz metre engelli triatlonu! Simdi anlamayanlar icin aciklamak isterim yuz metreyi yolda turlu engellerle elinde gulle ile yuksek atlayarak gecerken yere bisiklete konup 4 km pedal cevirip attigin gulleyi tutup denize firlatican!
- 100 metre koşu olmaz!
''Melek, Ağrı’nın Hamur ilçesinden bir kızcağız. Sekiz çocuklu bir ailenin kızı. 16 yaşında kocaya verildi! Sürekli dayak yedi, evden kaçtı, ilk çocuğunu, kışta kıyamette, sokakta kar üstünde doğurdu! Bebek öldü. Melek ağır depresyona girdi...
Toplanan “aile büyükleri” onu dayak yediği eve geri gönderdiler. İki çocuk doğurdu, dayak devam etti... Baba evine sığındı fakat “yerin kocanın yanıdır” denilerek tekrar gönderildi. Gidiş o gidiş... Ses, seda yok... İstanbul’da çalışan ağabeyi ilçeye geldiğinde merak etti, Melek’i görmeye gitti. Zorla kapıyı açtırdığında polisler zavallı Melek’i buldular: Tepede el kadar bir pencereden başka ışık deliği olmayan küçücük, pis,karanlık bir tuvalette aylarca hapis tutulmuştu! Bir deri bir kemik kalmış, hafızasını kaybetmişti. Hareketsizlikten mafsalları kireçlenmiş, vücudunda çıkan yaralar kurtlanmıştı!
Hastaneye kaldırıldı... Türkçe bilmediğinden Kürtçe sorular soruldu, sadece ismini hatırlayabildi...
Elde polis zabıtları var. Ağrı Devlet Hastanesi doktorları da onun “sistematik işkence gördüğü”nü tespit ettiler. Hayati tehlikesi olduğundan THY uçağıyla Ankara Yıldırım Beyazıt Hastanesi’ne götürüldü fakat kurtulamadı..”
Katiller ? Serbest! Bu ulkenin guvenmedigim adaleti bu sefer de insanligi bozguna ugratirsa bu caniler az cezayla yirtarsa o madde bu madde su madde koyanlara da uyduranlara da susanlara da rezil bir yasam diliyorum!
10 Ağu 2012
4 Ağu 2012
10 Tem 2012
Romain Gary

"Uçurtmanın ipini sımsıkı tutmalısın; maviliklere dalar gider yoksa, sonra dönerse paramparça döner''
Marcel Proust / Albertine Kayıp
“ Sevdigimiz varligi gormeye calisiriz oysa gormemeye calismamiz gerekir cunku sadece unutmak arzuyu yok edebilir. Bir insanla aranizdaki baglar sadece zihninizde mevcuttur ve ancak hafiza zayiflarsa bu baglari gevsetir”

"Kusura bakma patron ama, sen bir kağıt faresisin. Şu zavallı sen de, hayatında bir kez olsun güzel bir yeşil taş görebilirdin, ama göremedin. Vallahi işsizken bir yerde oturuyor ve kendi kendime düşünüyorum: 'cehennem var mı, yok mu?' diye. Fakat dün mektubunu alınca şöyle dedim: 'Bazı kağıt fareleri için kesinlikle bir cehennem vardır!'
16 Haz 2012
12 Haz 2012
8 Haz 2012
''Fakat allah kahretsin insan anlatmak istiyor albayım. Öyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor, tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat, benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nası karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan. Bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Kelimeler, kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.''
" Huzurluyum. mutluluk benim için hiçbir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti o kadar.. Hem unutmayın, mutluluk her zaman eğlenceli bir şey değildir. insan mutlu olmak için aşık olmaz aşk bir kaçınılmazlıktır."
Murathan Mungan

"Kara akik, deniz kabukları, tuz ve zift satan; su mermeri, fildişi, abanoz taşıyan gemilerde çalışmıştı. Tahtaları yılların suyunu emip ağırlaşmış, manevra kabiliyetini çoktan yitirmiş eski, köhne gemilerde canını kaybetmek pahasına uzak ve derin sulara açılmışlığı vardı. Açık deniz gemicilerinden ne çok şey öğrendiğini düşünüyor şimdi. Gemicilerin bildiği hayat başka türlü bir hayattı. Bunu insan, karada, fırtınalı kış akşamlarının fener ışığıyla aydınlatılmış balıkçı kahvelerinde, yapacak bir şey bulamayan sefersiz kalmış denizcilerin can sıkıntısıyla anlattıklarından ya da denizi tükenmiş, sesi tarazlı, kocamış deniz adamlarının usandırıcı tekrarların eprittiği bir örnek hikâyelerinden öğrenemezdi. Karaya çıkan hikâyeler ölürlerdi. Balıklar gibi ölürlerdi. Suyun hikâyeleri suda yaşardı; kendileri çıksa, ruhları karaya çıkmazdı bu hikâyelerin. Orada kalırdı. Denizin ortasında. Karaya çıkanları geri çağırırlardı."
4 Haz 2012
Eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. Bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. Bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benimki? Dünyada iki kişi kalsak mesela, arar mıydı? Aramazsa herhalde kati surette yok sayılırdım onun gözünde. Ya da yolda yürürken ben görmeden önce o görse beni, yolunu değiştirir miydi? O zaman yine kati surette yok sayılır mıydım? Ya da ikimiz aynı anda göz göze gelsek, yol değiştirmeye imkan olmasa, o zaman selam verir miydi? Selam verse mecburen mi var olurdum acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

_02.jpg)






























